Update cookies preferences

Saleha Khan, Pakistan’dan Türkiye’ye gelen bir turist değil. Akademik ve mesleki bir yolculukla İstanbul’a gelmiş. Pakistanlı olduğunu, şu anda İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji alanında doktora yaptığını ve doktora sürecinin son yılında olduğunu söylüyor. Türkiye’ye gelmeden önce Pakistan’da üniversitede misafir öğretim görevlisi olarak çalışmış. Türkiye’de ise yaklaşık iki yıldır “önde gelen” bir Türk okulunda ders verdiğini, daha önce de farklı okullarda öğretmenlik deneyimi olduğunu anlatıyor. Akademik kimliğinin yanı sıra empati temelli danışmanlık yaptığını ve araştırma odaklı çalışmalarla ilgilendiğini de ekliyor.

Kendi tanımını şu sözlerle yapıyor:

“Benim adım Saleha Khan, Pakistanlıyım. Şu anda İstanbul Üniversitesi’nde doktora yapıyorum, son yılımdayım. Daha önce Pakistan’da üniversitede misafir öğretim görevlisiydim. Türkiye’de ise yaklaşık iki yıldır önemli bir Türk okulunda ders veriyorum. Alanım sosyoloji ve bunun yanında empati temelli danışmanlık ve araştırma işleriyle de ilgileniyorum.”

Türkiye’ye İlk Geliş: Zihindeki Türkiye ve Gerçek Türkiye

Saleha, Türkiye’ye geldiği dönemin pandemi dönemine denk geldiğini özellikle vurguluyor. Bu durumun ilk izlenimlerini doğrudan etkilediğini söylüyor:

“Türkiye’ye geldiğimde pandemi dönemiydi. Doğal olarak birçok zorluk ve kısıtlama vardı.”

Türkiye’ye gelmeden önce İstanbul’a dair somut bir araştırma yapmadığını açıkça ifade ediyor. Ne şehirle ilgili bir arama yaptığını ne de nasıl bir yerle karşılaşacağını bildiğini söylüyor:

“Türkiye’yi ya da İstanbul’u hiç araştırmadım. Google’da bile bakmadım. Nasıl bir yer olduğunu hiç incelemedim.”

Buna rağmen zihninde Türkiye’ye dair bir imge olduğunu anlatıyor. Bu imgenin bilgiye değil, daha çok sezgiye ve içsel bir hissiyata dayandığını söylüyor:

“İçimde Türkiye’ye dair daha çok hayali, hatta biraz da ruhsal bir fikir vardı.”

Türkiye’ye geldikten sonra yaşadığı deneyimi “sarsıcı” olarak tanımlıyor, ancak bunun olumsuz bir anlam taşımadığını özellikle belirtiyor:

“Bazı şeyler beni sarstı ama bu olumsuz bir sarsılma değildi. Gerçek tabloyu görmek gibiydi.”

İlk Büyük Şok: Dil Bariyeri

Saleha’nın Türkiye’de yaşadığı ilk ve en güçlü kırılma noktası dil olmuş. Türkiye’de bu kadar ciddi bir dil bariyeriyle karşılaşacağını hiç beklemediğini söylüyor:

“Burada bu kadar büyük bir dil bariyeri olacağını hiç düşünmemiştim.”

İngilizcenin kendisine yeterli olacağını düşündüğünü, akademik süreci de bu şekilde yürütebileceğine inandığını anlatıyor:

“İngilizcenin yeterli olacağını düşünüyordum. Derslerimi İngilizceye çevirebileceğimi ya da hocalarla bu şekilde ilerleyebileceğimi sandım.”

Ancak karşılaştığı durum beklentilerinden oldukça farklı olmuş:

“Eğitimimin tamamen Türkçe olduğunu fark ettim. Beklediğim gibi olmadı.”

Bu durumun kendisi için zorlayıcı ve meydan okuyucu bir süreç yarattığını açıkça ifade ediyor:

“Bu benim için zor ve gerçekten meydan okuyucu bir dönemdi.”

Buna rağmen yaşadığı deneyimin, beklentilerinin ötesinde bazı olumlu yönler de barındırdığını söylüyor:

“Yaşadıklarım, inandıklarımdan ve beklediklerimden çok daha fazlasını sundu.”

İstanbul’un Yabancı Yüzü ve Yerel Türkiye’yi Aramak

Saleha’ya göre İstanbul, yabancılara çok açık bir şehir. Ancak bu durumun bir bedeli olduğunu düşünüyor:

“İstanbul yabancılara çok açık bir şehir. Bu yüzden gerçek yerel Türk kültürünü her yerde bulamıyorsunuz.”

Bu farkındalıkla birlikte şehirde dolaşma biçimini değiştirdiğini anlatıyor. Özellikle daha “yerel” olarak tanımladığı bölgeleri keşfetmeye başladığını söylüyor:

“Daha çok yerel bölgelere gitmeye başladım, özellikle İstanbul’un Anadolu Yakası’na.”

Bu bölgelerde karşılaştığı atmosferin ve insanların yaklaşımının, yabancıların yoğun olduğu yerlerden oldukça farklı olduğunu ifade ediyor:

“Orada insanların yaklaşımı, deneyimleri ve misafirperverliği çok daha farklı.”

Saleha, yerel mahallelerde karşılaştığı sıcaklığın kendisini etkilediğini açıkça dile getiriyor:

“Yabancıların yoğun olduğu yerlere kıyasla, yerel bölgelerde insanlar çok daha sıcak ve samimi.”

Düğünler ve Toplumsal Normlar Üzerine İlk Gözlemler

Saleha’nın Türkiye’de en çok dikkatini çeken kültürel farklardan biri düğünler olmuş. İlk şaşkınlığını şu sözlerle anlatıyor:

“Türkiye’de düğünlerde büyük yemekler ya da görkemli sofralar zorunlu değil.”

Pakistan’daki düğün kültürüyle karşılaştırma yaparak bu farkı detaylandırıyor:

“Pakistan’da düğün yapıyorsanız, salonu siz ayarlarsınız, fotoğrafçıyı siz ayarlarsınız, yemek çok gösterişli olmak zorundadır.”

Bu durumun Pakistan’da ciddi bir toplumsal baskı yarattığını söylüyor:

“Eğer yeterince gösterişli değilse, insanlar konuşur. Bu bir yarışa dönüşür.”

Türkiye’de katıldığı ilk düğünü hatırlıyor ve bu deneyimin kendisini etkilediğini anlatıyor:

“Türkiye’de katıldığım ilk düğünde, sadece küçük ikramlar vardı ve bu yeterliydi.”

Bunun kendisine daha samimi geldiğini ifade ediyor:

“Birinin mutlu anına ortak olmak için gidiyorsunuz, karşılık beklemek için değil.”

Para, Hediyeler ve Gösteriş Meselesi

Saleha, düğünlerde para verme geleneğinin her iki ülkede de olduğunu söylüyor, ancak uygulama biçiminin çok farklı olduğuna dikkat çekiyor:

“Pakistan’da kim ne kadar verdi herkes bilir.”

Bu durumu açıkça eleştiriyor:

“Bu tamamen bir gösteriştir ve bunu kendi kültürümde en sevmediğim şeylerden biri olarak görüyorum.”

Türkiye’de ise durumun farklı olduğunu gözlemlemiş:

“Burada kimsenin ne verdiği bilinmez. Bu daha rahatlatıcı.”

Bu farkın toplumsal ilişkiler açısından önemli olduğunu, özellikle sosyolog kimliğiyle bu detaylara dikkat ettiğini söylüyor:

“Ben bir sosyoloğum, bu tür detaylara kültürel ve toplumsal açıdan özellikle bakıyorum.”

Yemek, Günlük Alışkanlıklar ve Kültürel Zenginlik

Saleha, Türk mutfağına alışmanın kendisi için zor olmadığını söylüyor. Çok seçici biri olmadığını, özellikle baharat konusunda Pakistan mutfağından gelen alışkanlıklarının buna yardımcı olduğunu anlatıyor:

“Baharat bizim kültürümüzde renk için değil, tat içindir.”

Ailesinin çok baharatlı yemekler yemediğini, bu nedenle Türk mutfağına uyum sağlamasının kolay olduğunu ifade ediyor:

“Türk yemeklerine alışmak benim için zor olmadı.”

Ancak gerçek Türk mutfağının evlerde yaşandığını özellikle vurguluyor:

“Bir Türk arkadaşınızın evinde yediğiniz yemekle, turistik bir restorandaki yemek aynı değil.”

Türkiye’nin sadece İstanbul’dan ibaret olmadığını, farklı bölgelerin farklı mutfak ve kültürlere sahip olduğunu da ekliyor.

Tarih, Kültür ve Türkiye Algısı

Saleha, tarih ve arkeolojiye özel bir ilgisi olduğunu söylüyor. Bu nedenle Türkiye’nin kendisi için çok özel bir yere sahip olduğunu ifade ediyor:

“Tarihi ve arkeolojiyi seviyorum. Türkiye bu anlamda her şeye sahip.”

Türkiye’nin çok katmanlı tarihini şu sözlerle anlatıyor:

“Mezopotamya’dan Romalılara, Bizans’tan Osmanlı’ya kadar uzanan bir tarih var.”

Bu sürekliliğin kültürde hâlâ hissedildiğini düşünüyor:

“Bu kültürel katmanlar hâlâ bir şekilde yaşamaya devam ediyor.”

Saleha, bu nedenle Türkiye’yi çok kapsamlı bir ülke olarak tanımlıyor:

“Doğa istiyorsanız var, tarih istiyorsanız var, arkeoloji istiyorsanız var. Türkiye her şeye sahip.”

Yerel İnsanlarla İlişkiler, Unutulmayan Bir Anı ve Kültürel Etkileşim

Saleha, Türkiye’de yerel halkla kurduğu ilişkilere dair genel değerlendirmesini net bir oranla ifade ediyor. Deneyimlerinin büyük bölümünü olumlu olarak tanımlıyor:

“Türk insanıyla yaşadığım deneyimlerin yüzde 95’i olumlu.”

Bunun bir şans mı yoksa başka bir şey mi olduğunu kendisi de sorguluyor. Kimi zaman bunu “şanslı olmakla”, kimi zaman ise “çekim yasası” olarak tanımladığı bir duruma bağlıyor:

“Belki şanslıydım, belki de çekim yasası. İstanbul’la ilgili içimde hep bir bağ vardı.”

Türkiye’ye gelmeden önce doktora için aslında Yeni Zelanda’yı düşündüğünü söylüyor. Ancak buna rağmen zihninde İstanbul’un hep özel bir yeri olduğunu anlatıyor:

“Başta doktora için Yeni Zelanda’yı düşünüyordum ama içimde hep şunu düşünürdüm: Doktoram bittikten sonra yaşayacağım yer İstanbul olacak.”

Bu nedenle Türkiye’de yaşadığı olumlu deneyimlerin tesadüf olmadığını düşünüyor:

“Bu yüzden burada yaşadığım olumlu deneyimlerin oranı bu kadar yüksek.”

Olumsuz deneyimlerin de olduğunu inkâr etmiyor, ancak bunun hayatın doğal bir parçası olduğunu vurguluyor:

“Tabii ki yüzde 5 oranında olumsuz deneyimler de oldu. Ama bu hayatın bir parçası.”

Yaşlılarla Kurulan Bağ ve Hafızada Kalan Bir Karşılaşma

Saleha, Türkiye’de özellikle yaşlı insanlarla kurduğu iletişimin kendisi için çok özel bir yeri olduğunu söylüyor. Bu iletişimin cinsiyet fark etmeksizin geliştiğini özellikle belirtiyor:

“Burada yaşlı insanlarla, kadın ya da erkek fark etmeden, çok iyi bir bağ kurduğumu hissediyorum.”

Bu karşılaşmaların çoğunun gündelik hayatın içinde gerçekleştiğini anlatıyor. Sahilde yürürken ya da bir otobüs durağında beklerken yapılan sohbetler, onun için en anlamlı anılar arasında yer alıyor.

Özellikle bir anısını detaylı biçimde anlatıyor. Türkiye’deki ilk yılı olduğunu ve bir otobüs durağında yaşlı bir kadınla karşılaştığını söylüyor:

“Otobüs durağında 60 yaşlarında bir kadınla tanıştım. Emekliydi.”

Bu kadının İngilizce konuşması onu şaşırtmış:

“Yaşlı bir insanın İngilizce konuşması beni çok şaşırttı. Gençlerde bile bunu pek görmemiştim.”

Asıl şaşkınlık ise sohbet ilerledikçe yaşanmış. Kadının Pakistan’ı ve Pakistan’ın eski kadın başbakanı Benazir Bhutto’yu tanıdığını fark etmiş:

“Bana ‘Sizin kadın bir başbakanınız vardı, Benazir Bhutto’ dedi. Buna gerçekten çok şaşırdım.”

Kadının Pakistan’la olan bağının burada bitmediğini anlatıyor. Okul yıllarında hem Türk hem de Pakistan milli marşlarını öğrendiklerini söylemiş:

“Okuldayken Türk milli marşını ve Pakistan milli marşını öğrendiğimizi söyledi.”

Ve ardından, otobüs beklerken Pakistan milli marşını söylemeye başlamış. Saleha için bu an, Türkiye’de geçirdiği ilk aylar içinde unutulmaz bir deneyim olmuş:

“Türkiye’de sadece bir ay geçirmişken böyle bir deneyim yaşamak benim için çok özeldi.”

Bu anının, diğer pek çok anıdan farklı bir yerde durduğunu özellikle vurguluyor:

“Bu anı benim için her zaman özel ve anlamlı kalacak.”

Türk Dizileri, Medya ve Pakistan’daki Türkiye Algısı

Saleha, Türkiye ile Pakistan arasındaki kültürel etkileşimin en güçlü kanallarından birinin Türk dizileri olduğunu söylüyor. Pakistan’da Türk dizilerinin son derece popüler olduğunu açıkça ifade ediyor:

“Pakistan Türk dizilerine gerçekten çok düşkün.”

Urduca’ya çevrilen ilk Türk dizilerinden bahsediyor ve ardından bu sürecin hızla yayıldığını anlatıyor. Özellikle pandemi döneminde dizilerin etkisinin çok arttığını söylüyor:

“Pandemi döneminde Türk dizileri adeta patladı. Herkes evdeydi ve yapacak bir şey yoktu.”

Bir Türk dizisinin bölüm süresinin uzun olmasının da bu etkiyi artırdığını düşünüyor:

“Bir bölüm iki buçuk saat. Her gün bir film izliyormuş gibi.”

Kendisinin de ilk izlediği dizinin Diriliş olduğunu söylüyor. Başta çok vakit ayıramadığını, ancak öğrencilerinin ısrarı üzerine izlemeye başladığını anlatıyor:

“Öğrencilerim sürekli ‘Hocam bunu izlemelisiniz’ diyordu.”

Zamanla bunun bir alışkanlığa dönüştüğünü kabul ediyor:

“Gerçekten bir bağımlılığa dönüştü, anlatamam.”

Daha sonra Payitaht ve Kuruluş Osman gibi dizileri izlediğini, bu dizilerin Pakistan’da da çok popüler olduğunu söylüyor. Bu durumu açıkça bir kültürel etkileşim olarak değerlendiriyor.

Saleha, Pakistan’da eğitim hayatı sırasında Atatürk’ün de ders kitaplarında yer aldığını hatırlıyor:

“Üniversitede İngilizce kitabımızda Atatürk’le ilgili bir bölüm vardı.”

O dönemde bunun neden okutulduğunu pek anlamadıklarını, ancak zamanla Türkiye’ye dair ilginin arttığını söylüyor.

Hayal Edilen İstanbul ve Gerçek İstanbul

Saleha, Pakistan’da özellikle gençler arasında İstanbul’a dair güçlü bir hayal dünyası olduğunu anlatıyor. Urduca yazan bir roman yazarından örnek veriyor. Bu yazarın romanlarında İstanbul’u ve belirli mekânları anlattığını söylüyor.

Kendi yaşadığı bir anıyı bu bağlamda paylaşıyor. Mecidiyeköy metro istasyonundan çıkarken farkında olmadan bir alışveriş merkezine girdiğini anlatıyor:

“Mecidiyeköy’den çıktım ve farkında olmadan Cevahir AVM’ye girdim.”

O an bunun özel bir yer olduğunu bilmediğini söylüyor. Sadece bir fotoğraf çekip WhatsApp durumunda paylaştığını anlatıyor:

“Bir fotoğraf çektim ve WhatsApp’ta paylaştım.”

Pakistan’daki bir öğrencisinin bu fotoğrafı hemen tanıdığını söylüyor:

“Öğrencim bana ‘Hocam, Cevahir AVM’desiniz’ diye yazdı.”

Bu durum onu çok etkilemiş:

“O hiç İstanbul’a gelmemişti ama romanlardan orayı tanıyordu.”

Saleha’ya göre bu tür hayaller, birçok gencin Türkiye’ye gelmek istemesinin nedenlerinden biri. Ancak dil bariyerinin bu hayallerin önüne geçtiğini de ekliyor:

“Dil bariyerini öğrenince birçok öğrenci geri adım atıyor.”

Buna rağmen Urduca ve Türkçe arasında binlerce ortak kelime olduğunu söylüyor:

“Urduca ve Türkçe arasında yaklaşık 4.000 ortak kelime var.”

Türkiye’ye Gelmek İsteyenlere Tavsiye

Saleha, Türkiye’ye gelmek isteyenler için bu konunun sadece bir seyahat meselesi olmadığını özellikle vurguluyor:

“Bu çok ciddi bir soru.”

Pakistan’daki gençlerin bağımsızlık konusunda yeterince teşvik edilmediğini söylüyor. Banka hesabı açmak, resmi kurumlarla iletişim kurmak gibi temel konularda bile deneyimsiz olduklarını anlatıyor.

Bu nedenle özellikle eğitim amacıyla gelenlere net tavsiyelerde bulunuyor:

“Geleceğiniz ülkenin kültürünü, tarihini, toplumunu ve siyasetini öğrenin.”

Dil konusunu özellikle vurguluyor:

“Türkçe öğrenmeden gelmek büyük bir hata.”

Türklerin “kaba” olarak etiketlenmesini ise iletişimsizlikle açıklıyor:

“Bu kabalık değil, iletişim eksikliği.”

Turistik amaçla gelenlere ise başka bir uyarıda bulunuyor:

“Başka bir ülkeye geldiğinizi unutmayın. Saygı gösterin ve onların kültürünü deneyimleyin.”

Kendi kültürünü başka bir ülkeye dayatmanın yanlış olduğunu açıkça söylüyor:

“Kendi kültürümüzü her yere taşımaya çalışıyoruz. Bu yanlış.”

Son olarak bu süreci bir “kutu” metaforuyla anlatıyor:

“Kendi kutularımızdan çıkmayı öğrenmeliyiz.”

Hızlı Sorular: Türk Mutfağı

Röportajın sonunda hızlı cevaplarla Türk mutfağına değiniyor:

“Dolma.”
“Her türlü çorba, özellikle mercimek.”
“Pilav üstü yemekler, soğanlı.”
“Baklava: Antep fıstıklı. Bir dilim yeter, çok şekerli.”
“Menemen.”